Ana Sayfa Arşiv Profilim Arkadaşlarım

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

''Bir Tek kalbin kırılmasını önliyebilirsem, .bir yaşamdan acıyı alabilirsem ve ya bir acıyı hafifletebilirsem,bir kişiyi doğruya yöneltebilirsemYada bir ardıç kuşu yavrusunu yeniden yuvasına koyabilirsem boşuna yaşamış olmayacağım''

Image Hosted by ImageShack.us kardelensizİletişim Adresim
kardelensiz Ana Sayfa
kardelensiz Profilim
kardelensiz Arşiv
kardelensiz Arkadaşlarım
kardelensiz Blog RSS
Image Hosted by ImageShack.us Sevgiye ve Sevgiliye Ozel Image Hosted by ImageShack.us

samanyolum

  • BEN KIMIM
  • BUNLARI BILIYORMUYUZ
  • COCUK VE AILE
  • DINIMIZ
  • EGITIM
  • ESMAUL HUSNA
  • GEZELIM GORELIM
  • GIFLER
  • GUZEL KONUSMA VE DIKSIYON
  • HADIS BAHCESI
  • HAKIKAT DAMLALARI
  • INSAN VE YASAM
  • KADIN
  • KARDELENSIZDEN
  • KISISEL GELISIM
  • KISSADAN HISSELER
  • MANZARALAR
  • MEMLEKETIMDEN
  • MIZAH
  • MUTFAKTA NE VAR
  • MUZIK DINLE
  • OYUNLAR
  • OZLU SOZLER
  • PEYGAMMERIMIZ HZ MUHAMMED
  • RUH SAGLIGI
  • SAGLIK
  • SIFALI BITKILER
  • SIIRLERIMIZ
  • VIDEOLAR
  • YAZARLARDAN
  • ZARARLI ALISKANLIKLAR
  • Image Hosted by ImageShack.us

    Image Hosted by ImageShack.us
    Her Yol Ayrımı Bir Fırsattır!
    Image Hosted by ImageShack.us
    YA RAHÎM!
    Image Hosted by ImageShack.us
    Yaşayarak Aramak!
    Image Hosted by ImageShack.us
    Bir namazın seyri
    Image Hosted by ImageShack.us
    Koruma ve Şefkat


    Image Hosted by ImageShack.us Image Hosted by ImageShack.us

    NAMAZ
    32 FARZ
    54 FARZ
    NASİHATLAR
    NAMAZ DUALARI
    NAMAZ BİLGİLERİ
    ORUÇ
    HACC
    ZEKAT
    NAZAR
    CİNLER
    ABDEST
    TEYEMMÜM
    Image Hosted by ImageShack.us

    KIYAMET GÜNÜ 1
    KIYAMET GÜNÜ 2
    KIYAMET GÜNÜ 3
    KIYAMET GÜNÜ 4
    KIYAMET GÜNÜ 5
    KIYAMET GÜNÜ 6
    Image Hosted by ImageShack.us Image Hosted by ImageShack.us

    Doğumu
    vefatı
    Miraç
    Hicret
    Duaları
    Mübarek İsimleri
    Nasihatlar
    Veda Hutbesi
    Hayatı

    Image Hosted by ImageShack.us


    Her Yol Ayrımı Bir Fırsattır!

    14/5/2008
    Kategori: DINIMIZ

    Önüne hiç beklemediği bir anda çıkan fırsatı değerlendirmesi onun mübarek beldeye yüz sürmesine de sebep oldu. Tavafını yılların verdiği hasretle, gönlü yanarak, gözlerinde sağanak, dilinde dualarla bitirdi. Makam-ı İbrahimin biraz sağında kendisine müsait bir yer buldu. Namazını kıldı. Elleriyle beraber ruhunu da Mevlasına açtı. "Rabbim ne büyük saadet burada, Senin evinde olmak. . " Bir an, hayatının çok eskilerde kalmış günlerini düşündü.

    Lise son sınıftaydı. Arkadaşları hangi mesleği seçeceklerine karar vermenin telaşını yaşarken, başka bir ruh aleminde sancıyla bocalıyordu o. Bir sabah uyandığında kalbinde tarifsiz bir boşluk ve donuk bir soğukluk hissetti. Ne yapmış da kaybetmişti sol tarafındaki sıcaklığı, iman sıcaklığını? Ruhu bedeninden ayrılmış da onu izliyor gibiydi. Hani önceden alnı secdeye giderdi ara sıra; mesela kandil gecelerinde? Sınavlara girmeden önce fakire sadaka verir, oruç tutardı. Oysa şimdi daha nice değerlerinin anlamı kaybolmuştu. Hiçbir şeyden zevk alamıyordu.

    Bütün hayatı zift karasına boyanmıştı. Allah lafzını nerede duysa, kalbiyle mücadelesi başlıyordu. İçindeki onun olmayan ama ona aitmiş gibi haykıran, inkarcı sese direniyordu. Sırf onu duymamak için bazen kendi kendine kızar ya da bulunduğu mekanı değiştirirdi. Daha önce yaşadığı maneviyat dolu huzurlu günleri düşünüyor, yaşadığı kabus dolu günlerin rüya olmasını istiyordu. Kendisini bekleyen sonun ne olacağını soruyordu kendine. Tıkanıyordu. İmanıma sahip çık Rabbim diyebiliyordu sadece. Kalbi gibi göz pınarları da kurumuştu. Ağlayamıyor ve ağlamanın aslında ne büyük bir ihsan olduğunu fark ediyordu.

    İçine düştüğü, anlam veremediği bu girift hal onu üniversite yıllarına kadar izledi. Herkesin hayalini süsleyen bir bölümü başarıyla kazanmıştı. Belki bu benim için bir fırsattır, hayatımda bir yeniliktir deyip, unuttuğu umut kelimesine sarılarak okula kaydoldu. Fakat üniversitede değişen sadece çevresi ve arkadaşlarıydı. Asıl değişmesi gereken buhranları yine onunlaydı. Mevsimler kaç kere değişmiş ama iç dünyasının viran hali değişmemişti. Aklında ve dilinde sadece şu yakarış vardı: Sen varsın ama ben hissedemiyorum. En çok sevdiğinle bana yardım et! Okulun bahçesinde yaprakları dökülmüş ama kırık bir dalı gövdesinden kopmamış bir ağaç vardı. Nedense gelip geçerken gözüne takılan o kırık dalda kendini görürdü. Şu biçare dal, ağaca az bir yeriyle bağlıyken diğer dallarla beraber yeşerir, baharı kendinde gösterirse, belki benim umutlarım da gerçekleşir diyordu. Zaman yine aynı onulmaz kuruntularla geçerken, onu neyin beklediğini bilmiyordu.

    Sen tövbe etmiş miydin?

    Dolu dolu eda edilen kandil gecelerinin üzerinden geçen senelerden sonra, zaman onu bir Miraç gecesinde, bir yakınının evinde sürprizlerle karşıladı. Orta yaşlı, nur yüzlü bir hanım tane tane Kuran okuyordu. Başında beyaz örtü vardı. Yanı başındaki yatakta yatalak bir genç kız hafifçe yerinden doğrulmuş Kuran-ı Kerimi huşuyla dinliyordu. Gözü hep o kıza kayıyordu. Genç kızın huzurla ışıldayan gözleriyle karşılaşınca bir an irkildi. Kız Asıl acınacak sensin der gibiydi. İlahiler söylenirken çoğu ağlıyordu. O ise sadece seyirciydi. Ağlama hissi çok uzaklarda kalan ve özlenen eski bir dost idi.

    Geceye dualarla devam edilirken, bir ara Kuran okuyan hanımla bakışları kesişti ve ona gülümsedi. Saniyeler geçmeden, itilircesine bu zarif kadının dizinin dibinde buldu kendini. Biraz konuştular. Sen hiç tövbe ettin mi? diye sordu kadın. Nasuh tövbesini anlattı uzun uzun. Belki bunu düşünebilirim ama başörtüsü takmam, namaz da kılmam dedi. Bunları bir yap, gerisine karışma diye ekledi şefkatle bakarken. Ses tonunda emin bir ifade vardı. Benliğini iki yolun arasında koca bir ayrımda hissetti. Bir seçim yapmalıydı. Karşısına çıkan yeni yolu bir fırsat bilip tercih etmeli veya eski yolunda devam etmeliydi. Bir süre düşündü: Ya daha kötü olursam?

    Gözlerini açtığında elleri nur yüzlü kadının ellerinde, ağlamaktan başörtüsü ve dizleri sırılsıklam olmuştu. Köşesinde yatan kızla yeniden göz göze geldi. Bu sefer kızın bakışları farklıydı. Acımanın yerini muhabbet almıştı. Mevsimlerdir beklediğin, dualarında istediğin o sevgiliyi buldun” der gibiydi. Hem de yeryüzündeki en sevgiliyi, Evlad-ı Rasulü... Gecenin sonunda Her şey güzel olacak diye dua edip uyudu.

    Sabah uyandığında, kendisini muhafaza eden bir gücün varlığını hissediyordu, sol yanındaki demirimsi soğukluğa rağmen. Bu gücün yardımıyla araştırdı, okudu ve nihayet okuduklarını yaşamaya başladı. Kendini ucu bucağı olmayan tasavvuf deryasının içinde, kaptanı olan kurtuluş gemisinde buldu.

    Fırsat rüzgar gibidir, onu eserken yakalamak lazım

    Ilık bir nisan günü, üniversitenin bahçesinde derse yetişmek için hızlı adımlarla yürürken birden aklına o ağaç geldi, heyecanlanıp daha bir hızlandı. Kırık dal yeşermişti, tıpkı kendisi gibi. Çok şükür! dedi. Anladı ki ümit etmek, gözyaşı gibi, her şeyden daha değerli olan iman gibi, çok büyük bir nimetmiş. Art arda kaç kez yer değiştiren mevsimler boyunca yaşadığı fikir boşluklarının sebebi ne olabilirdi, Sevgiliyi yeniden bulmasından gayri?.. İnsan hayatta karşısına çıkan fırsatları nimet bilmeliydi. Bu fırsatlar kişiyi Hakka götürebilirdi. Bir düşünürün dediği gibi Fırsat rüzgar gibidir, onu eserken yakalamak lazım

    İlk haccındayken, Kabenin karşısında gözleri ıslak yalvarıyordu Mevlasına: Kimseye bana verdiğin imtihanı verme Allahım. Benim durumuma düşenlere, hatta daha kötü olanlara merhamet et. Dostunun ellerini o aciz kullarına da yetiştir. Verdiğin her türlü nimeti elinden alıp, mecnun bir halde aratıp perişan etme kullarını. Ümit tohumlarını daim kalbimizde bulundur ve yeşert. Kırık bir dalı olsak da, bizi dost ağacımızdan ayırma

    Hatice Metin


    -- Yazan: Karaoglan | Yorum (3) | Yorum yaz!karaoğlan | Bağlantı

    YA RAHÎM!

    10/5/2008
    Kategori: KADIN

     

     

    O GÜN hayatımın diğer günlerinden farklı bir gündü. Dışarı çıkmıştım, nisandı. Hava soğuktu ama bahara yaklaştığımız da belliydi. Bir duygu vardı ki kalbimde sanki taşmıştı.

    Anne olmama az kalmıştı. Şeklini şemalini tam kestiremediğim bir canlının kıpırtılarını hissediyordum. Aslında ona karşı hissettiklerim anne olan herkesin tecrübe ettiği şeylerdi. Onu bir an önce kucağıma almak, sarıp sarmalamak, ihtiyaçlarını gidermek, tehlikelere karşı korumak, kendini güvende hissetmesini sağlamak, bir derdi varsa ne olduğunu anlamaya çalışmak, derdini gidermek için aklıma gelen her şeyi denemek, etrafında görünmez bir perde oluşturarak en ufak bir kötülükten dahi kollamak, kendimi siper etmek……… istiyordum. İstiyordum ama ne istemek Allahım, yemeği ateşte ya da ütüyü fişte unuttuğunuzda, içinize endişeyle karışık bir sabırsızlık çöreklenir ya bir an önce gidip yemeğin altını söndürmek için veya ütüyü fişten çıkarmak için ölürsünüz. Sabırsızlığım ve onu koruma endişem aynen öyleydi işte..

    Adına şefkat diyorlardı insanlar bu duygunun. Benim ilk tanışmam da böyleydi. Aslında bir mislini bazen hayvan yavrularına baktığımda hissederdim. Çok sevdiğim ördek yavrularına bakarken de hissetmiştim. Lakin bu seferki insana Fesubhanallah dedirten cinstendi.

    Şefkatin şiddetinden kendimi hızla akan bir nehirle beraber sürükleniyormuş, akıveriyormuş gibi hissediyordum. Ve sanki hızlandıkça hızlanıyorduk. Heyecan gitgide artıyordu. Durdurmak mümkün değildi. İnsan durdurmak da istemiyordu ama istese de durduramayacağını anlıyordu.

    Durduramazdım, çünkü çalıştıran ben değildim. Bu şefkat arayıp da bulduğum, elde ettiğim bir duygu değildi. Ben kendimi onun içinde bulmuştum. Bir kuş gibi kalbime konuvermişti, sanki bir yerden damlamıştı. Evet damlamıştı, kesinlikle..

    Bu duygu yoğunluğu her anne gibi beni de şaşırtmıştı ama bu şaşkınlığa hiç hazırlıksız da değildim. Çünkü anne olanlardan duyduklarımla bu duyguları biraz bekler hale gelmiştim. Beni şaşırtan başka bir şey vardı, beklemediğim bir şey.

    O şefkati herkese karşı da hissetmeye başlamıştım. Evet herkese ama herkese… İnsan bazı duyguları ifrat yaşıyordu bazen, ama bu kez yaşadığım ifrattan da öte bir şeydi. İnsanların hepsine evlat diye, bir annenin yavrusu gözüyle bakıyordum. Yanımdan geçen hiç tanımadığım bir çocuğa, bir liseli öğrenciye, yaşıtım olan insanlara bile, herkese kalbimden bir şey akıyordu sanki. Herkesin annesi mi oluvermiştim birden ne? Hatta kendimden büyük yaşlı başlı insanlara bile, bu da kim bilir hangi annenin evladıdır diye diye onun annesiymiş gibi şefkat ediyordum. Bir taraftan yahu ne garip şey diyor, bu duygunun getirdiği şaşkınlığı üzerimden atmaya çalışıyordum, diğer taraftan ise o duygunun içine konulan ruhani hazzı içiyor gibiydim.

    Herkes ve her şey şefkat edilmeye muhtaç varlıklar olarak gözüme görünüyordu. Hani insan hasta olunca etrafındaki herkes de ona hasta gibi gelir, çevredeki insanların neşeli olması ona çok saçma gelir ya.. veya bütün yeryüzünü de bir hastane olarak görür ya.. Benimki de biraz ona benziyordu. O şefkat duygusuyla birlikte bütün alemdeki hakim mana şefkat olmuştu. Başka bir anlamla bakamıyordum. Sanki bir gözlük takmış, o gözlüğü çıkaramıyordum.

    Çok güzeldi bu duygu ama çok da garipti. Adeta bu da ne böyle Allah aşkına diyordum. Bütün insanları sineme alacak kadar derin bu duygu nerden gelmişti kalbime. Yanımdan geçen insanlar kendilerine karşı garip bir şefkat hissettiğimi bilseler ne derlerdi acaba? Deli saçması mı? Pardon anlayamadım mı? Ne diyorsun sen kardeşim ya mı? Onların yerinde olsam muhtemelen ben de aynı şeyleri söylerdim. Ama ben hissediyordum, Allah’ım hissediyordum…

    O günden beri de hep hissettim. Hala hissediyorum. Biraz anormal bir duygu diye düşünüp eşimden başka pek kimseye anlatmamıştım. Herkese şefkat edesim geldiğini insanlara anlatmak olmazdı. Bu fikrimi geçenlerde değiştirdim, artık anlatıyorum. Çünkü arkadaşlarla ders okurken bu duygunun normal olduğunu öğrendim:

    “Hem şefkat pek geniştir. Bir zat, şefkat ettiği evlâdı münasebetiyle, bütün yavrulara, hattâ zîruhlara şefkatini ihata eder ve Rahîm isminin ihatasına bir nevi ayinedarlık gösterir.” (8. Mektup)

    Şu münacatı dilimle beraber, kalbimle ve mahiyetimle de söyledim sanki:

    Ya Rahîm…!


    -- Yazan: Karaoglan | Yorum (2) | Yorum yaz!karaoğlan | Bağlantı

    Yaşayarak Aramak!

    5/5/2008
    Kategori: DINIMIZ

     

    PASCAL’A GÖRE üç tip insan vardır:

    1. Allah’ı bulup Ona hizmet edenler (duyarlı ve mutlu)

    2. Allah’ı bulamayıp Onu aramakla meşgul olanlar (duyarlı ve mutsuz)

    3. Allah’ı bulamamakla birlikte Onu aramayanlar (duyarsız ve mutsuz)

    Mesele hakikatlere karşı duyarlı; meraklı, arayışlı, sualli ‘olmak ya da olmamakta’ düğümleniyor.

    Müteharrik cenaze; hayatını dinle hayatlandırmayıp bedenî işlevlerden ibaret, hayvanî duygularla anlık zevklere tutunarak yaşayan, görünüşte canlı ama hakikatte ölü insanlar için kullanılan bir tabir. Hareket halindeki ölü! Bu gruptakiler aynı zamanda “duyarsız ve mutsuz olanlar!”

    İnsan kâinattaki her şeyle kalben alâkadar ve sever halde yaratılmıştır. Eşyanın halden hale geçmesiyle, yani önce çiçekli süslü bahar, sonra bozulmuş ve çürümüş sonbahar ve ölüm sahneleri şeklinde o biten ve giden son hallerine karşı kimse duyarsız kalamaz! Ama insan, göz önündeki bitişleri ve onlarla gelen acıyı anlamlandıramazsa ne yapacaktır?

    Ya ‘Bunda büyük bir anlam olmalı’ diyerek iz sürecektir veya bu anlaşılmaz acıya karşı kendini duyarsızlaştırmanın çarelerini arayacaktır! Kötü ve korkunç bir şey görünce gözlerini kapatmak veya kötü sözler işitecekken kulaklarını kapatma ihtiyacı hissetmek gibi! Anlık zevkler ve eğlencelerle günü gün etmenin sebebi bu kendini uyuşturma, unutma ve gaflet halinin, yani ‘duyarsız kalabilme’ arayışının neticesi değil midir?

    Elbette mutsuzdur ama duyarsız kalmaya özellikle kendini atar. Zira duyarlı olmak o kişiye, acı duymak ve sinir uçlarına dokunulması olarak yansır! Bu böyledir çünkü sürekli karanlığa alışmış bir göz, ışıkla karşılaşmaktan ilk anda pek hoşlanmaz ve gözleri acır! Diyelim ki siyah bir perdeye bakıp içi karardığından gözlerini kapatmak ve bunu görmemek ister. Ama biri ona o perdenin arkasında çok güzel manzaralar olduğunu haber verse ve aralamaya ve göstermeye başlasa, kendi de görse, gözlerini açmaya ve duyarlı olmaya başlayacaktır! Duyarsızlık ve mutsuzluk birbirini körükler. Mutsuz oldukça duyarsızlaşır, duyarsızlaştıkça daha mutsuz olur.

    İşte ‘duyarsız ve mutsuz’ olanlarla ‘duyarlı’ olanların arasındaki yol ayrımı aslında böyle başlar: Ölüm gerçeğine karşı alınan tavırla...

    “Duyarsız ve mutsuz” olanlar, hareket eden cenazeler olmakla birlikte, yaşadıkları hayat günlerini ve o hayatın içindeki tüm eşya ve objeleri de kendileri için ölü, madum ve yok kılarlar… Zira avuçlarında tuttukları, görünüşte bir parça zevk verip sonra kaybolup giden bir şeydir. Bunun ötesinde mesela bir çiçeğin yanından geçerken onu bakmayan, baksa da görmeyen, görse de üzerinde düşünmeyen bir insan için, o çiçeğin orada var olması o kişinin iç âleminde de var olması anlamına gelmez! Çiçek orada vardır ama çiçeği duygu ve düşünceleriyle kendine anlamlar alarak uyarlamayan kişinin iç âleminde yoktur. Kokusu ve solana kadar güzelliğiyle geçici bir menfaat sunsa da, çiçekten gerekli anlamı gereken cihazlarıyla alıp okuyamamak, aslında çiçeği ona yok kılar.

    Bu duyarsızlık sebebiyle kâinattaki diğer tüm varlıklar; günler, yıllar ve koca bir hayat o kişi için madum, ölü ve yok sayılır. Yaşamıyor gibi yaşamak! Zaten bundan daha büyük bir mutsuzluk sebebi olabilir mi?

    Allah’ı isim, sıfat ve fiilleriyle eşyada arayarak, her birine Rabbani mektuplar ve mesajlar nazarıyla bakmaktır gerçek duyarlılık. Dışındaki büyük âlemi kendi iç aleminde de var kılarak, uyarlayarak, okuyarak, çözerek yaşamak kadar mutluluk verici ne olabilir? Orada sürekli bir hayatlanma, dirilme, yenilenme, yeniden öğrenme, kemal yürüyüşü vardır.

    Bu açıdan, Bediüzzaman, “Allah’ı arayarak yaşama”nın tecessüm etmiş halidir diyebiliriz. Kâinattan yaratıcısını soran bir seyyahtır. Bu zamanda bir insanın yaşayabileceği ne türden iç ve dış acı varsa yaşamış, sormuş, merak etmiş, ıstırap çekmiş ve kendi yaralarına “Kur’ ân’ la gelen ilaçları” başkalarına göstermiştir.

    Meselenin tam bu kısmının benim için ayrıca önemi var. Önemli olan kısmı şu ki, “Hayatı imanla, dinle hayatlandırmak” tabirini Bediüzzaman Hz. aslında külliyatın her satırında söylemektedir! Çünkü genel olarak ‘mana-i ismi’ bakışından gelen ve duyarlı kalbi acıtan bir hadise veya sahne, ‘birden bir ayetin imdada yetişmesiyle’ ve ‘mana-i harfi’ yani ‘Allah adına oku!’ ma ile yerini huzura bırakır.

    Bu aralar okumaya başladığım İbn Tufeyl’in Hayy Bin Yakzan’ı (Nesil yayınları-Mustafa Uluçay’ın derlemesiyle) ve sonrasında okumaya niyetlendiğim İbni Sina’nın aynı adlı asıl eseri; kişi, Allah’ın varlığını kendi aklıyla kabul edebilse de Allah’sız, yani vahiysiz hem arama, hem bulma, hem de duyarlılık konusundaki imkânsızlığı çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Aldığım notları ve fikirleri başka bir yazıda ele alabilirsem ne âlâ…

    Ancak bahsini etmeden de geçemiyorum ki; Sözler’de “Bir yıldızböceği olan aklınla meseleleri halletmeye çalışmak yerine, âyetlerinin her biri bir yıldız olan Kur’ân Güneşinin altına girmek” ifadesi, Allah’ı arayarak yaşamanın ve duyarlı-mutlu olmanın en önemli yoluna işaret ediyor.

    Buradan hareketle, Müminliği, Müslümanlığı ismen üzerinde taşımaktan ziyade, iman ve teslimiyeti yaşayarak kendinde gerçekleştirmeye çalışmak, gerçek ‘duyarlılıktır.’ Kişi ne kadar yaşayabiliyor, hayatında uygulayabiliyor ve gerçekleştiriyorsa o kadar vardır, mevcuttur, hayattardır, diridir.

    Bu, Risale-i Nurlar için de geçerlidir. Dışındaki âlemi okuyarak, anlayarak ve kendinde gerçekleştirerek uygulamak nasıl ‘Allah’ı arayarak yaşamanın’ vazgeçilmeziyse, Risalelerden ancak okuduğumuz, anladığımız ve hayatımıza uyarladıklarımız bize aittir ve biz de o kadar ona ait oluyoruz. Tıpkı Kur’ ân’ı kaç kere hatmetmekle hükümlerine ne derece itaat ediyor olmak arasındaki fark ve aynı zamanda birbirini beslemesi gibi... Hükümlerini icra ettiğimiz Kur’ ân’ dır bizimle yaşayan; rafın en üstünde duran veya sevap olsun diye okuduğumuz kadarı değil! Risaleler Kur’ ân’ ın malıdır! Onunla hayatımıza kattıklarımız ve ‘duyarlılığımız’ derecesinde ‘kendimizde gerçekleştirmiş’ ve harekâtımızla kâinata ilan etmiş oluruz...


    -- Yazan: Karaoglan | Yorum (2) | Yorum yaz!karaoğlan | Bağlantı




    { Önceki Sayfa } { Sayfa 1 - 79 } { Sonraki Sayfa }
    Image Hosted by ImageShack.us

    Image Hosted by ImageShack.us


    Popüler Siteler Sevdalist - Sevdalara.net Toplistsusamsokagi.org mushafportal.Com AramaImage Hosted by ImageShack.usAçelya